(1) Dön ve çık.
Çık ve uyu.
Uyu ve sus.
…
(2) İnandığın tüm dinlere küfret bu gece.
Sevdiğin kim varsa aldat.
Sabah olmadan,
yani öldürmeden kendini
Viyana Valsi yapan küçük
sokak çocukları,
tüm mürekkebini içime çekeceğim
şehrin;
ve mevsim henüz kışken burada,
zehirleneceğim.
…
(3) Çoğu kez yanıldım.
Üç harfliydi adın.
Hiç saklamadım.
KAFİYESİZ DİPNOTLAR – 1
(1) Uzun saçları,
dar sokakları İzmir’in…
…
(2) Hep Kordon’dan geçerdin.
Cebindeki adamların aklı yok.
…
(3) Nereye baksam
doğmamış çocuklar.
…
(4) Elinden tutarken başlıksız,
çıplak bi şiirin,
korunmadan içine giriyorum yine
şehrin.
Sevgilim,
elini cebine atma bu gece.
Sadece yürüyelim.
BÖYLE OLDU
Önce gözleri geldi, kuruldu parkımda bir banka,
sonra dudakları aralandı, ben utandım.
Akrep yelkovanı soktu, zaman aktı iç cebime,
yağmur durdu, rüzgar durdu, ben durdum.
Bir çocuğu okşadı saçlarından, dikişlerinden öptü onu,
sevişmeler sokağa döküldü, renkler uçuştu gökte.
Böyle oldu işte, birkaç mevsim sonra da gitti zaten.
Saçlarım biraz dağılmıştı ama, ben durdum.
SONBAHAR, KIŞ, İLKBAHAR, YAZ.
Gözlerinde mevsim değişirdi, ben dökülürdüm ağaçlarından.
Öyle uzun uzun baktığımız ufuklara sığmazdı adın.
Bahçeme ekemezdim seni, bir tek bana aç diye.
Zaten güller sahibinden çok bir başkasına hediye.
Gözlerinde mevsim değişirdi, ben yağardım bulutlarından.
Alsam güneşe saklasam seni, özlerdim.
Zaten geceler saçlarından uzun, günler kısa,
ayışığı tenin tanrılara gümüşten sofra.
Gözlerinde mevsim değişirdi, ben açardım topraklarında.
Yaldızlı kanatlarıyla kuşlara versem seni, olmaz çok uzak.
Rengarenk gökyüzüne dağıtsam bedenini, ya toplayamazsam?
Bıçağın ucunda çıplak bir şiir dudakların, unutamam.
Gözlerinde mevsim değişirdi, ben yanardım sahillerinde.
Gülüşlerinde yüzerdim, uzardı saçların, geceler kısa.
Parmak uçlarında kaçırdım seni sayısız kere.
Bir rüzgar değse aklımı yitirirdim, alır götürür diye.
Kocaman gözlerin, gözlerinde dört mevsim.
-hepsi ben, hepsi benim.-
SONRASI
Üzerine geçirip yaz yağmurlarını
terk etti evi.
Havada asılı duran gözleriyle
zehirledi gökyüzünü.
Sonra Mayıs unuttu Haziran olmayı,
ben yolu kaybettim.
Yalın ayak hayalleri topladım
sokaklardan.
Dalından koparılmış kimi bulduysam
yatağıma aldım.
Onu aldattım.
Ama ne garip; dışarıda yağmur vardı,
ben içeride ıslandım.
SÖYLEMEDİM
Şimdi bu saatte kalkıp sana şiir yazacak değilim de;
gözlerinde, salıncakta sallanan pembe elbiseli bi kız çocuğu,
sözlerinde Ispanyol vertigo bir Viyana Valsi figürü,
elele tutuşmuşlardı dün gece.
Ama çok güzel gülüyordun. Söylemedim.
GÜNLERDEN BİR GÜN
Romeo ve Şirin, havaalanında tanışırlar.
…
Her aşk böyle namussuzdur işte biraz.
Her aşk iki orospu barındırır içinde.
– en az –
YİNE MADONNA
Alsancak’ın arka sokaklarında Madonna’ya rastlıyorum.
Konuşmaya başladıktan birkaç saniye sonra,
bir şeylerden haberimin olmadığını,
kullanılan kelimelerin gitgide yabancılaşmasından anlıyorum.
Neyden haberimin olmadığını anlamak isteyip istemediğimden emin değilim.
Tahmin etmek istemiyorum.
Konuşmayı bitirmek istemiyorum.
Onunla sevişmek istemiyorum.
Onunla şarap içmek istemiyorum.
Gözlerine bakmak istemiyorum.
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra cebimde kalan son kağıt parçasını çıkartıp ona uzatıyorum.
“Bu kadar şiir yeter artık” deyip uzaklaşmaya başlıyor.
…
Yine şu eski Madonna,
yine yalnız kalıyorum.
KADIKÖY’DE
Sen hangi mevsimdin kadın?
Bizim buralara geç kaldın
Hem yetişir mi toprağında karanfil?
Unuttum, unuttum adın nedir?
Bir mektup gibi geçmişten geleceğe
Bütün şarkılar öyle değil mi?
Kime anlatsa derdini şairler
Bütün kadınlar aynı değil mi?
Karıştıkça siyaha koşuyor renkler
Kulak verme konuşanlara, bırak her şeyi
Piraye’deki o masaya gel
Gözlerimiz birbirine değince
Önceden ayarlanmış gibi, kalkıp biri
Nazım’ın bir kaç dizesini okumalı
‘Yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı..’
