KIRMIZI KADIN

Kırmızı bir
elbisenin ardına saklanmış
ıslak bir hatıra
ve biraz
sarhoş içgüdüsü
sessiz harflerimin rüzgarda çıkardığı ses

masumiyet arayışı
iki dudak arasında

Kırmızı kadın
tam yanımda

Keşke
çok sonra karşılaşsaydık
ve keşke
birer hikaye atlamış olsaydık
– birer tehlike atlatmış –
birbirimizden

Ardışık kırıklarıyla karışmasaydı da
arzularım
bulutlu bir yaz akşamında
renksiz gözlerinin içine
daha uzun bakabilseydim
Hayat işte…
Bir çift kompliman
biraz dökülmüş yaprak
sonbahar manzaraları
camekan sevdalara konu
sahte gülümseme kokulu
vals şarkıları
Hafif bir meltem
Akdeniz’de bir kasaba
sıcak ve nemli bir
bitki örtüsü altında

Kafamda bir kötü adam
senaryosu
yırtıp atamıyorum yazdığım
hiçbir şiiri
sadakatsizliğe yeni bir
beste arıyorum
İstemsizce denizin mavisine
dalıyorum

Ellerimi kanattı
kırık bir su bardağı
karanlıkta kaldım üç dakika
– ama –
tüm ışıklara değerdi

Gözlerini kaçırdı sonra
– birden –
bakmıyordum oysa
aklında bir saniyeden
fazla yer tutmuştum
tutunabildiğim her şeye
aşık olmuştum

Kuşanmalıydım tüm kelimelerimi
sandalyeden düşmeden
– yapamadım –
birkaç saniye öncesine
zamanı geri almalıydım

Kalp çarpıntısı
ve
biraz çıplak anı
masumiyet arayışı

iki dudak arasında
– işte burada –
kırmızı kadının tam yanında

GECE VAKTİ

Ayrılığın ağızda bıraktığı
metal tadı
Her mevsim değişikliği
bir hafta ara
– hayata –

“Hastayım” diyorum Müjgan’a
Susuz kalmış bi papatya gibi
ya da fazla sulanmış bi çöl çiçeği
Nasıl betimlenebiliyorsa halsizliği
kalp kırıklıklarının
– işte öyle –

O denli bir intihar geçiyor gece vakti
göğüs kafesimden
– ve –
yeniden başlıyor sevmeye
aldatılmış aşıklar

HUZUREVİ

Her kadın birbirine benziyor
ve her kadın biraz sana
Yanlış anlama

Pencereden ne zaman baksa
şu huzurevinin genç kiracıları
o denli bir özlemek çöküyor içime
o denli yaşlanmak istiyor
konuştuğum şairler

Kime sorsam adını söyledi bu sonbahar
Kimi öpsem biraz yağmur

ama her kadın birbirine benziyor
ve hepsi biraz sana

İçinde sen geçiyor mesela
eski bir meyhane kokusunun
Zamanı alıp götürüyor kelimeler
ki zamanın bile icat edildiği söylenir
bazı icat edebilen önemli adamlar
tarafından
Ben bazen zamana karşı duruyorum
Gözlerim kapalı, karanlıkta bir çift ışık
hızla üzerime gelirken ellerimi iki yana
açıyorum rayların üzerinde
Zaman, duruyor tam durması gerektiği yerde
Bi şekilde kapılarından içeri giriyorum
Zaman böyle işte
Öldürmüyor, kibarca dudaklarına dokunuyor
sakladığın bütün acıların

Makinisti öldürdüm
Cebimden damlıyor kırmızısı tüm
işlenmiş günahların

Her kadın birbirine benziyor…
Her kadın biraz sana…

DOKUNMA

Aşkı kirlettim steril olmayan ara sokaklarında
bu şehrin.
Ana caddelerinden uzak, siren seslerinde boğulan sokak
çocuklarından çaldım cümlelerimi.
Bileğimdeki çizikler, kol saati kıvrımlarını çoktan
kapattı ve ben teknesini arıyorum hüznün, denizi olmayan
liman kentlerinin birinde.
Aklım, iç cebimde. Şiirlerim okundu bi orospunun
not defterinde. Dokunma.
Bir kadının ismi var parmak izlerimde.

SİYAH

Denizin bütün siyahı gözlerinde;
bir mavi ben kalmıştım sanki
yenik düşmeden şiirlere.
Bir şehirden bahsetti durdu ve
söyleyemedim ne demek aslında
bu yaz sıcağında siyahına bakmak
kelimelerin.

Treni çoktan kalkmıştı aradım.
Saçları taranmış küçük sokak
çocukları geçti hep beklediğin durağın
önünden.
Kim geldiyse saati söyledim.
Yardım ettim ellerinde çantaları;
yaşlı da denmez şimdi ama,
hani kızıyorlar diye yaş mevzusuna tüm
güzel kokan kadınlar.

Bir şehirden bahsetti durdu
ve söyleyemedim ne demek aslında
bu yaz sıcağında siyahına bakmak
kelimelerin.
Omzumda ağlayabilirdi
kırıntılarını yerken martıları
– tüm –
eski sevgililerin.

TEMMUZ İZİ

Kırmızı güldü ve
gamzelerinden öptüm onu.
Haberi yoktu.
Utandı kanayan yerlerinden çok kez
ve cebimde kalan son yarabandı paketini
harcadım ağlamasın diye bu serin
yazında Beyoğlu’nun.

İsmi güzeldi.
İsmi çok güzeldi ve kimseye görünmeden
günaha girmek istedim son/ilk kez
kırmızısında saçlarının.
Gözlerine baktım ama anlamadı çıplak
olduğunu göz kapaklarımın.
Şimdi bu yarım kafiye şiirin ortasında
bitsek ve yarım kalsa tüm ayıplı sahneleri
masum aldatmaların.
Masum aşk yoktur halbuki.
Bütün üryan umutlar aslında gebe kalır
bacak arasında 2 genç aşığın.

Terkettin beni, yoktun.
Kimse bulamaz artık
yara izlerini
Temmuz’un…

AH!

Tanıştığımızda yapraklar,
ilk öpüşmemizde yağmurlar bardaktan boşanırcasına;
ve son sarılmamızda kurşunlar yağıyordu üzerimize.
Bu ülkede sevmek sevgilim, kan dökülürcesine…

GİTTİ

Siyah saçları İzmir’in…
İşte öyle bir şeydi.
Biraz kalıp gitti.
Hiç gitme demedim.
Yine de gidiyorum dedi.

Dokunsam söylerdi sırrını
kimseyi sevmemenin.
Biraz şarap, biraz gün ışığı
vurdu yüzüne,
sustum.
Eşyalarını topladı
saçlarından sonra.
Değişmiyor sırası
böyle durumlarda susmanın;
çeşidi değişiyor sade.
E yıpranır insanın gözleri
her sevişmede biraz.
Yakından bakmak ağrıtır
geçmişine
bilmediği kadınların.

“Susamak gibi” dedim sevmek
-içimden-
Bir bardakla geçicek sandı
titremesini ellerin.
Aslında serin oluyor buluşacağımız günler
ama niyeyse anlamıyorum
gözyaşı mı bu, ter mi yüzümde biriken.
Gözlerini betimledim kelimelerle,
sustu.

Gitme diyemedim.
Yine de gidiyorum dedi.
Biraz kalıp gitti.
Siyah saçları İzmir’in…
İşte öyle bir şeydi.

SESSİZ VALS

Yaprakları dökülüyor
mevsimlerden
ve birer birer
düşüyor sokak çocuklarının
ellerinden,
gümüş pakete
sarılı renksiz
şekerler.

Ben birine anlattım
seni.
Gözleri dolmadı
ama çok kanadı
– sonradan –
dikişleri.

ANLAMAZSIN SEVGİLİM

Ana dilini bilmediğim şehirlerin
kalabalık bulvarlarında
kavgalarını ayırmaya çalışıyorum
yasak aşk yaşayan sevgililerin.
Halbuki “yasak aşk yoktur”
demişti bir şair.
Ama şimdi anlatmaya çalışsam,
anlamazsın
– ki –
sevgilim.

Zamanlaması işte bütün seri
katillerin…
Ölüm doğru zamanda gelmeli halbuki.
Ayrılık sonrası akşamüstleri…
Ama şimdi bir şiir yazsam,
anlamazsın
sevgilim.

Sahi, gelsem bir haziran akşamı,
kurtarır mısın bütün yaşananları?
Eskiden olduğu gibi,
alıp eline defterini,
çizer misin
bana
– tüm –
kızgın kadınları?