DUA EDERDİ İZABEL


Gazetelerin
üçüncü sayfaları,
mektupları çöpe atılmış
-aşık-
sokak çocukları,
bordasında şişesi kırılmış
hayat kadınları…

Ben kaç meridyen olduğunu
sayıyorum
-yine-
iki müstehcen anı arasında.
Nisan, bulutlarını toplamadan
bavulumun kilidini açmaya çalışıyorum.
Geçmişini okurken
sevdiğim kadınların
bir kez daha kanıyor
dikişlerim.
Durup dururken sormaya başlıyorum.

Kaçı şehrimden geçer
yatmadan önce söylediğin dualar,
saçlarını boyasam
bu şehrin,
-diyorum-
şiirlerini
kana bulasam?

BOYNUN TEN RENGİYDİ

Adını adımın üzerine yazmaya utanan
dostlar,
bir orospunun not defteri
ve bulaşık kokan tezgahı
kaldı elimde
kelimelerin.

Karla barışık yağmurlar yağdı
ocak ayının ortasında
Cihangir Yokuşu’na.
Halbuki ben hep
Saat Kulesi’nde hayal
etmiştim
seni.

Silüetin eskidi.
Adını hatırlamıyorum
– ama –
boynun ten rengiydi.

KORKULUKLARI ŞİİRLERİN

Harflerimin çamura battığı
caddelerde öğrendim
sevilmeyi
hep
cumartesi geceleri.
Beyoğlu’nda sokak çocuklarının
vals yapmadığı zamanlardı henüz
ve her caddede katledilen
“hoşçakal”ların cenazesine rastlardık
akşamüstleri.
Küçük bir kız elimi tuttu
– bilmeden –
bir kere.
Ben yine ağlamaya başladım
dilencilere.

Hep aynı hikayesi
– işte –
aralık ayının,
hep aynı kafiyeleri…

Şimdi
ne zaman sevsem,
yüzünün bir parçası
– beliriyor –
korkuluklarında
şiirlerin…

ZAMAN GEÇTİ

Çarşafa bulanmış kokunun
son kullanma tarihi olmuyor.
Alışkanlıklar, beklenmedik sağanak gibi
boşalıyor kulaklarıma.
Boş sokaklarında dolanırken şehrin,
rastladığım bir şarkı eşliğinde
– ve her neyse bu gözlerime bulaşan –
her kadın biraz tanıdık geliyor.

Zaman geçti…
Ve ben artık başkalarına yazıyorum
içinde sen geçen şiirleri.

ÖMÜR

Bu ter kokusunun içinde filizlenen,
inatçı bir ölüm varsa, onu bana verin.
Rüzgarların taşımaya korktuğu karanlık,
mutsuzluğu beslerse, onu bana verin.
Eteklerinden dökülür gibi bir çingenenin,
dert yağarsa üzerinize, onu bana verin.
En koyu renginde bir ağaç kovuğunun,
yılan gibi tünemiş ise yalnızlık, onu bana verin.
..
Sonra beni toprağa bulayın,
yara izlerimin üzerinden geçin,
kanımla ormanı sulayın,
gül izlerine dokunmadan yürüyün,
ölünce ben, adımı söyleyin.

SÖYLE BANA JULIEN

Hangi caddesinde karşılaşacağız
bu renksiz şehrin?
Hangi sokağını seveceğiz
ve
neresinde sevişecek
kelimelerimiz?

Viyana Valsi yapan
küçük sokak çocuklarını izlerken
bir kez daha,
Julien’in gözlerine
bakıyorum
beni anlaması için.
Cebimdeki şiirleri hızla çıkarıp
okumaya başlıyorum teker teker.
Ellerimi kanatıyor, durmadan
derisini yüzüyor
kelimelerimin.

Söyle bana Julien,
hangi caddesinde karşılaşacağız
bu renksiz şehrin?
Hangi sokağını seveceğiz
ve
neresinde sevişecek
kelimelerimiz?

BEN, BİRAZDAN

Ben bu şehrin mavi hayaleti.
En uzun gökkuşağını tırmanırım
yağmurdan sonraları,
ve hep olmayacak hayaller kurarım
bu geniş merdivenlerin başında.
Tek kişilik bankları bana ayırırlar,
en güzel ben otururum oralara.
Nereden geldiğimi ben bilmem,
nereye gideceğimi onlar bilmez.
Geceleri gölgeme basarlar yanlışlıkla,
sabah olunca canım yanar.

Ben bu şehrin mavi hayaleti,
kimsenin haberi yok yaşadığımdan.
Sokak hayvanlarıyla yürürüm,
sokak aralarında yere düşen
kıymetli cümleleri görürüm.
Ne yazık, korkuyorum farkedilmekten,
aynı zamanda böyle tenha ölmekten.

Ben bu şehrin mavi hayaleti.
Vakit geldiyse eğer,
birazdan terk edeceğim hepinizi.

SÖYLESENİZE

Kaç günlük yol uzak olur?
Kaç cümle yazsam unutturur?
Geceyi avuçlarıma bırakan her kimse,
kaç eylül sonra güneşi doğurur?

Büyük yağmuru bekledi belki de,
anca öylesi serbest bırakır ruhumu.
Bu ter gibi yapışan üzerime,
kaç hayat, kaç kadın sonra kurur?

Şimdi söyleyin o’na, vaktimiz az.
Tek kelimeden fazlası geç olur.
Okuyabilecek gücü var ise eğer,
kaç satır sonra yanımda durur?